Yeryüzünde
yaklaşık 200 bin yıldır insan diye bir haşere var. Ne zaman ki insan iki
ayağının üzerine dikilip üç beş kişi bir araya gelmeye başladı, o zaman
Dünya’nın dengesi bir daha geri gelmemek üzere bozuldu. İnsan tek başına
yaşayamayacak kadar aciz ve boktan bir yaratık aslında. Tek avantajı,
kullanabildiği iki adet el ve alet yapmaya yarayan akıl. Var olduğu günden bu yana
doyumsuzluk duygusuyla yedikçe daha çok istemiş, üredikçe daha çok tüketmiş.
Dünya’daki
ilk nüfus sayımı, daha doğrusu nüfus tahmini 1850 yılında yapılmış ve sonuç 1 milyar. 200 Bin yıllık sürede
geldiğimiz tahmini sayı bu. 1950 Yılında bir araştırma daha var ve sonuç 2
milyar. Yani 200 bin yılda varılan rakama 100 yılda varmışız. Bugün ise tahmini
rakam 7 milyar. Sanayi Devrimiyle birlikte hem tavşan gibi üremeye, hem de
gelişen yaşam şartları sayesinde daha uzun yaşamaya başlamışız. Dönüp geriye doğru
bakınca, “ulan biz nasıl düştük buraya” diye sormak geliyor insanın içinden. Bu
sorunun tek bir cevabı yok aslında ama, galiba bizi yakan Sanayi Devrimi olmuş.
Fabrika ve seri üretim kavramlarına kadar insanlar topraktan sadece altın,
gümüş gibi pahalı madenler çıkarırken, birden bire kömür, petrol, demir, bakır
falan gibi sanayi tipi madenleri keşfetmiş. O çağa kadar kimsenin umursamadığı
topraklar değere binmiş ve oralara sahip olmak için yapılan mücadele sayesinde
kan gövdeyi götürmüş. Bütün mesele
ham maddeyi temin etmek, ürüne çevirmek ve satmak. Daha çok, daha çok ve daha
çok. Amaç , sürekli bir önceki rakamı aşmak…
Sonuç olarak daha çok üretim için
daha çok kaynağı tahrip etmek ve daha çok satmak için de daha çok insan lazım.
Geldiğimiz nokta da tam burası zaten. Sanayi devrimi, sınır tanımayan -devlet-
gibi şirketler yaratmış ve zamanla globalleşme diye bir kılıf da uydurarak
yerkürenin her yanına sümük gibi yapışmışlar. Sanayi Devrimi’ne kadar “yerel” olarak
sömürülen insanlar, globalleşme sayesinde “küresel” olarak sömürülmeye
başlamışlar. Bir nevi kavimsel çok eşlilik yani. Eskiden sadece bir derebeyi
tarafından iğfal edilen insanlar, küreselleşme sayesinde bir den çok -koca-
sahibi olmuşlar.
Artık Dünya
yavaş yavaş topraktaki kaynakların sonuna geliyor ve tecavüz edilmeyen yerler
değere binmeye başlıyor. Global kardeşler bir süredir Kuzey ve Güney Kutbu ile
cilveleşiyorlar. Başta petrol, gaz ve kömür olmak üzere, bir çok değerli maden
rezervi barındırdığı keşfedilen bu bakir bölgeler aynı zamanda Dünyanın doğal
yaşam dengesi için hayati önemde.
Geçtiğimiz
günlerde Güney Kutbu’ndaki tecavüze Türkiye’nin de talip olduğunu öğrendik.
Konuyla ilgili olarak bir çalıştay toplandı ve Tübitak gibi dini bütün (pardon,
bilimi bütün) bir kurumumuz önderliğinde Güney Kutbunda bir “bilimsel”
araştırma üssü kurulması gerektiği vurgulandı. Çalıştay’ın en ateşli neferlerinden
biri de Prof.Dr. titrine sahip bir bay: Kemal Başlar. Sayın bay Kemal olaya
Türkiye’nin 90 yıllık sindirilmişliğinden giriyor, ülkemizin Dünya’da yükselen
itibarından (bu laftan da tiksiniyorum artık) çıkıyor, bilimsellikten,
küresellikten falan bahsediyor sonra’da
işi dönüp dolaştırıp “la oğlum nepçim madenler var Güney Kutbu’nda biliyon mu
sen” e bağlıyor. Pek Sayın Bay Kemal ne iş yapar diye sorarsanız, kendisi
hukukçu ve Polis Akademisi’nde ders
veriyor. Konuyla bilimsel alakası sıfırın altında yani. Ama olsun, ülkemizin
genel konsepti “biz biliyoruz da mı
oynuyoruz” kıvamında olduğu için Bay Kemal bu iş için biçilmiş kaftan.
Daha iyi
yaşamak için, daha çok tüketmenin öğretildiği bir Dünya’da devir Kemal
Bey’lerin devri. Allah her devletin idari kadrosuna Kemal bey abimiz gibi
nimetler versin. Versin ki, insanlık 8 silindirli arabalarına koyacak benzin,
120 ekran plazma Tv’lerini çalıştıracak daha çok elektriğe kavuşsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder